30 Ocak 2009 Cuma

zamanın içinde bi yerde..)

Tatil..)
Gezmek, uyumak, dinlenmek, vuslatlar, susmalar, hiç susmamalar, zaman hakimiyeti ya da kendini zamana bırakma özgürlüğü... vs vs ve işte tatil!
İşte tatilimin içinde bir yerlerde bi de geçmişe yolculuk yapıverdim iki arada bi derede..) Nasıl mı?
Geçen gün, müzik reyonunu turlarken gözüme ilişen bi kaset geçmişe götürdü beni. Yok ööle "Issız Adam" filmindeki müzikleri; şu sıra yeniden moda olan şarkıları kastetmiyorum. Kastettiğim günümüze daha yakın bi grubun şarkısı: Mavi Sakal'ın -çoooktandır dinlemediğim-"İki Yol" isimli çalışmalarıydı beni olduğum yerde tebessümle kalakaldıran. Zamanında -üniversitedeydim o zaman- para verip alamadığımız için kasetçilerrde çoğaltarak elden ele yaydığımız kasetleri (o dönemlerde download, nette dinle lüksleri yoktu haliyle) ..))) şimdi karşımda duruyordu ve birden kulaklarımda, hatta daha da içimde çalmaya başladı "İki Yol" ve ben işte, bilmem ne kadar sürdü, ööle tatlı bi tebessümle kalakaldım standın başında. Rock meraklısı ve giyimlisi bizler yeniden canlandık gözümde, dersiniz ki kalabalıklaştık birden, yan yana idik yine... bi heves, bi farklılık... gençlik işte..))) hey tabii ki gencim gene hiç de laf ettirmem kendime ama başka bi toyluktu o dönemdeki, başka bi tazelik, kendini bulma serüveninin parçaları... öyle işte... sevgiyle anıyorum her birinizi ve bazılarınızı her şeye rağmen... İşte bu tebessümüm, önce o yaşlardaki benime ve sonra size..)
sevgiyle kal ey güzel zaman ve o zamana dahil olan..)))
E duyumsadığımı paylaştım, oldu olacak şarkıyı da paylaşayım ..)
http://www.dailymotion.com/video/xk5w0_mavi-sakal-iki-yol_music

27 Ocak 2009 Salı

Tatilin ilk günü

Şimdi başka bi konuya taşıyacağım sizi. Tatilin ilk gününe. İlk günü, Ayşecik'le indik Ankara'ya. Onun akşama memleketine dönmesi gerektiği için; koptur koştur bir telaşla bi iki iş halli ve arkadaş ziyaretinin ardından kendimizi kocccaaa alış veriş merkezine attık. Zaman az, keyfimiz -yorgunluğa rağmen- çok..) O yorgunlukla alışveriş merkezinde kaç döndük kaç yön şaşırdık bilemiyorum ama tahminimizden geç bi çıkış yaptık -gözümüz yarım bıraktığımız kahvelerimizde kala kala-. Benim sakin tavrım yine de devam ediyordu çünkü metro, ankaray derken zaten 15 dakkaya erecektik AŞTİ'ye (terminale). Ama işler hiç ööle hesapladığımız gibi olmadı tabi. Metro hemen kalkmadı, ardından Ankaray'a indiğimizde ise, bekleme banklarından birinin yanına -bomba havası yaratacak şekilde- iliştirilmiş bir sırt çantasının gazabına uğradık. Yapılan bomba ihbarı dolayısıyla dakkalar kaybettik. Yukarı çıkıp otobüs firmasını arasam -çünkü aşağıda çekmiyor- bi daha inemeyeceğim ve otobüsü kaçıracağız. Kaldık mı ööle kenara biriktirilmiş insan yığınıyla birlikte. Derken ilk gelen ankaraya doluştuk hepimiz -bizden sonra yolcu girişi de yasaklandı zaten-. Dedik ki bu bize bi şans, yetişeceğiz kesin. Ankaray gün yüzüne çıkar çıkmaz aradık bi yandan koşuyor bi yandan telefon ediyoruz firmaya. Dediler ki bikaç dakka bekleriz sizin için. Haydi bu sefer de emanete bıraktığımız koca bavulu almada sıra. Yanlış yerden girmişiz o telaşla da yönü tam tayin edemedik derken bulduk emanetçiyi ama boşa. Tüm bu koşturma, çaba boşa; nitekim kaldık yaya bir sonraki ve SON otobüse..))) Neyse sağ salim ulaşmış yerine ama şansa bakın ki gürültülü bir yolculukla birlikte. "Boş vermeli; strese girdik, koşturduk vs ama ne çok şey sıkıştırdık ve bi anı daha depoladık kendimize ona bakmalı.. di mi ama? ..))) "

Ertesi gün evet, haliyle yorgunluğun pestilliğiyle tatlı tatlı bi uyku ve uyanışla başladı. Yarı baş ağrısı ama hayli sakin bir gün başı ile. Derken... (devamı alttaki yazıda)

ateş düştğü yeri yakar

Derken... bi telefon geldi. Ankara'dan bi arkadaşım: "Ya Gümüşhane-Zigana'da bi grup dağcı üstüne çığ düşmüş" diye. Önce şaşırdım iyi de bu heyecan niye. Sonra devam etti arkadaş "Ya hani senin de katıldığın bi Tarbzon dağcılık kulübü vardı ya, onlar da ordalarmış galiba"... Ben hala anlamamak ve kabullenmemek de ısrarlı "Haaa evet normaldir ya. Ordaki arkadaşlardan bazısı AKUT üyesi, kurtarma içindir. Dur bi arıyim" falan demekteyim. Sonra aradım hemen arkadaşlardan ikisini "yok ses! ses yok!" Derken jeton düşmeye başladı, hemen Rabiş'i aradım dağcılık kulübündeki arkadaşın kardeşini. Titrek açılan telefon sesinden sonra kan beynime sıçradı. İnternete girmiyorum, o da giremiyomuş, hiç bi bilgisi de yokmuş bu haftaki gezi nereye imiş, abisi nerde? Hemen başladı arkadaşlar arası yoğun bi telefon trafiği. CNN Türk'ü aç dediler. Açtım ve açmamla tepemden aşağı kaynar suların dökülmesi bi oldu, bizim Köksal'ın arkadaşı televizyonculara bilgi veriyordu; hadi tipte yanılsam isimde de yanılamazdım ya. Evdeki İnternet bi türlü açılmıyor; açılmıyor ki göreyim kulübün haftalık gezi listesini. Üstelik bu da çözüm değil ki, bazen günlük yürüyüş planı dışında kamp grubu da kurarlardı kendi aralarında... kafayı yememek işten bile değil... Merak, telefon trafiği, sızı, sancı, göz yaşı, teselli, teskin, kulaklar radar, umut, dua, ... ile geçen tam 25 dakika. Deyin ki çok mu? ÇOOOKKKK !... sanırım ömrümden saatler gitti.
Sonradan anlaşıldı ki Trabzon Tenis ve Dağcılık Kulübü üyeleri imiş; yani bizim arkadaşların TRADOST'u değil. Ama neye yarar ki, can gitti ve bir sabah kalkıldı onlar ve onlara bağlı herkesin yaşamında bi şeyler eksildi... Bu olay inanılmaz dokundu içime. Hani kim olsa ne zaman olsa üzüntü yaratır insanda; ama gerçekten de ATEŞ DÜŞTÜĞÜ YERİ YAKIYOR... çok üzüldüm. Zamanında -az da olsa- beraber yürüyüş yapıp kampa katıldığımız kulüpteki arkadaşlardan olsa daha çok canım yanacaktı; hele arkadaşın abisi olsa temelli. Sonra bizler de kar kışta tırmanmıştık bi kere Kaçkar eteklerinde, bizim de başımıza gelmiş olabilirdi fikri titretti içimi. Sanırım bütün bunlar birleşince olayın bendeki yansıması / tesiri çok daha belirgin oldu.
Ne denir ki, allah geride kalanlarına sabırlar versin.
Ve Köksal alacağın olsun var ya, yüreğimizi ağzımıza getirdin!... Şükür ki iyisin / iyisiniz.

Ve Tatil...

Efenim selamlar.Tatil de tatil dedik ve şükür ki erdik sonunda. Yol yorgunluğu hala bi parça üstümde duruyo; hava değişiminin getirdiği yarı baş ağrısı burun tıkanıklığı falan. Ama keyfim yerinde direngen bi portre çizip atıyorum kendimi ankara sokaklarına. Burayı solumak güzel..)

18 Ocak 2009 Pazar

Mevlânâ'nın yüreğinden süzülen dizeler

Bu aralar -okuduğum kitabın da etkisi ile (Ahmet Ümit'in 'Bâb-ı Esrâr') - Mevlana'nın şiirlerine merak salmış durumdayım. Mevlânâ'nın şiirlerini toplu halde bir kiaptan okurken bunca etkilenmemiş, bunca anlamlandırmamıştım. Şimdi yerli yerinde gedikçe fark etmeyip atladığım nice şiiri olduğunu görüyorum. Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî'nin, hocası Şems-i Tebrizî'ye olan bağlılığı ve sevgisi herkesçe bilinen bir durumdur.
Mevlânâ, Şems'le tanıştıktan* sonra dışarıya daha az açılır olmuş; kendini dinî yoğunlukla odaya kapanmaya, Şems'le uzun sohbetlere vermiştir. Buı esnada halk, Mevlânâ'nın çevresine ilgisinin azalmasından, Şems-i Tebrizî'yi sorumlu tutmuş ve Şems'i dışlamışlardır. Bunun üzerine Şems-i Tebrizî, hem ölümden hem de çok sevdiği Mevlânâ'yı zor durumdan kurtarmak için bir gün sessiz sedasız terk etmiştir Konya ilini, 1.5 yıldır an be an birlikte vakit geçirdikleri dostu Mevlânâ'yı. Bunun üzerine şaşkına dönüp daha beter kendi içine kapanan Mevlânâ, onun ardından nice güzel şiir söylemiştir. Şems'in gitmesinin daha Pîr'lerini daha beter ettiğini gören müritler ve halk özür dilemiş Mevlânâdan ama nafile dönmemiş Şems. Bir gün, Şems'in Şam'da olduğunu haber alan Mevlânâ, hemen oğlunu yollamış özre, ricaya. Krmamış gelmiş Şems-i Tebrizî. Karşılıklı nice güzel şiirler söylemişler, aşkın kıymetine, Tanrı'nın özüre ermeye ilişkin. Bu aradada yanlış. İşte bu ayrılık ve kavuşma şiirlerinden birkaç parça:

"Sana dilsiz, dudaksız sözler söyleyeceğim
Bütün kulakladan gizli sırlardan bahsedeceğim
Bu sözleri sana, herkesin içinde söyleyeceğim
ama senden başka kimse duymayacak
Kimse anlamayacak"

"Her gün bir yerden göçmek ne iyi,
Her gün yeni bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan donmadan akmak ne hoş
Dünle beraber gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım."

"Şemsim(güneşim), ayım geldi
Gözüm, kulağım geldi
Gümüş bedenlim geldi
Altın madenim geldi
Başımın sarhoşluğu geldi
Yolumu vuran geldi
Tövbemi bozan geldi
Gözmün nuru geldi
Başka ne dilediysem
İşte o dilediğim geldi..."

*Tanıştıkları yere 'Merec-el Bahreyn' denir ki, bu tabir, iki denizin buluştuğu yer anlamında kulanılır. Nitekim bu ibare, Kuran'da geçen 'Yaradan acı ile tatlı sulu iki denizi buluşturdu' ifadesinden yola çıkılarak üretilmiş ve yöre ile tasavvufî yaklaşımlarca Mevlânâ ile Şems-i Tebrizî'ye de yakıştırılmıştır.

deyime de bakın..)

Dün bi arkadaımla konuşurken ayak üzeri bi telaşla "arkadaş bekliyo, alışverilşe gidicez. Sıçan düşse kafası yarılır dolapta.." demez mi, beni aldı bi gülme..)) "tamtakır kuru bakır"dan çok daha eğlenceli bi deyim valla. Ben de kullanıcam bundan sonra. Sizle de paylaşayım istedim. Güzel yaşayasın İsa ne diyim ..))))

17 Ocak 2009 Cumartesi

Ağaçlarıyla Batum

Batum'un son turuna geldim sonunda. Elden geldiğince konu sınırlandırması ve gruplamasına giderek aktarmaya özen gösterdim; zihinde bi şekil oluşsun diye -hoş kaç kişi okuyo ya da okur bilmiyorum ama; meraklısına hayrı dokunsun en azından-. Diyeceksiniz ki bunca anlattın, çok mu hayran kaldın, muhteşem miydi? Aslına bakarsanız muhteşem falan değildi. Yılbaşı olmasının bu kente kattığı çok güzzel bir görüntü vardı. Onun dışında bambaşka bi kültür ve yaşam görmek, bunu kayıtmak benim hoşuma gitiği için heyecan ve mutluluk duydum. Yoksa genele bakınca fakir bi şehir, yaz mevsimi değilken pek az insanın ilgisini çekebilir.
Sözün özü gezmek güzel, ama, orada yaşamak istemem.
Son turu gene doğanın kendisine bırakmayı tercih ettim: Ağaçlar. Özellikle ağaçları seçimin nedeni ise, adamların girişten başlayarak her bi alana ağaç eklemiş olmalarından. Üstelik tek tip değil, çeşit çeşit.
Şehrin girişinde, vakt-i zamanında Stalin'in Danimarka'dan özel getirttiği ağaçla karşılıyor sizi -ki çamın değişik bir türü olan bu ağaç hemen solda gördüğünüz tek çam ağacı modelinde. İŞte bundan dizi dizi hayal edin-. Şehrin içinde de yer yer karşılaşıyorsunuz onlarla. Sonrasında başka çam türleri ve palmiyeler aşlıyor dizi dizi. Manolya denilen çiçeğin diken yapraklı ağaçları sahil şeridi boyunca takip ediyorsizi (kış rüzgarından korumak için bağlamışlardı). Ağaç çeşitlilikleri bitmiyor, arada meydanın hemen yakınındaki parkta bambu ağaç topluluğu ile karşılaşıveriyorsunuz -oralarda çok yetişen bir ağaç türü imiş-. Adamların hemen her kafe vb sinde bambu eşya ve koltuk takımlarıyla karşılaşıyorsunuz.
Bi yer bunca soğuk ama aynı zamanda bunca da yeşilllikli ve BAMBULU olsun! ilginç!
Ooohooo daha arasanız daha nice ayrıntı yakalarsınız belki ama benden bu kadar demek ve artık blogumda yeni konularla haşır neşir olmak istiyorum.

Dilerim seyahat merakı olan herkesin -en azından Gürcistan'a gitmek planı olanların işine yarar / yaramıştır yazdıklarım.. ve kendim için de dilerim ki, daha nice başka dünyalar görüp oraladan da seslenmek şansını yakalarım...